Yazı Detayı
15 Ağustos 2017 - Salı 07:22 Bu yazı 213 kez okundu
 
KIBRIS VATANDIR
Kutlu Altay KOCAOVA
 
 
“Osmanlı yönetiminde halkın temsilcileri oy çoğunluğuna sahipti. İngiliz yönetiminde halkın temsilcileri yönetimden tamamıyla dışlandı. Türkler burada üç yüz yıl kaldı, İngilizler yetmiş yedi. … Venedik için bir kalyon olan ada şimdi bizim için bir uçak gemisi, savaş gemisi. Elimizde tutabilir miyiz? … Kurnazca yönetmelisiniz. … Her Yunan köylüsü kendini öyle hmeliydi ki Enosis ateşi devam edebilsin. Gerçeklerin desteklemediği şeyi, uydurmalara dayanan duygular başarabilirdi…”[1]
 
            İngiliz yönetiminin son yıllarının yaşandığı Kıbrıs’ta gördükleri ve yaşadıkları üzerine yazdığı anı kitâbı “Kıbrıs’ın Acı Limonları”nda böyle söylüyor, İngiliz edebiyatının 20. asırdaki en büyük yazarlarından olan Lawrence Durrell…
 
Kıbrıs… 1571 yılındaki fethinden beri Türk vatanının ayrılmaz bir parçası. Dört yıl sonra 450. yılına ulaşmış olacağız. Dile kolay, 450 yıl. Elbette İngiliz yönetimine girdiği dönemi akıllardan çıkarmaya gerek yok ama bir bölge düşmân işgâline girdi diye vatan olmaktan çıkmaz. Nasıl ki, Kırım, Kerkük, Haleb, Doğu Türkistan, Batı Trakya ve Karabağ ile daha sayısız bölge, kimisi 25 yıl, kimisi 240 yıldır düşmân işgâli altında olmasına rağmen vatan olmaktan çıkmıyorsa, Kıbrıs da işgâl yaşadı diye vatan olmaktan çıkmıyor.
 
            İkinci Dünyâ Savaşı’nın bitmesiyle berâber Birleşik Krallık, artık bir süper güç olmadığının farkındaydı. Üstelik yeni süper güçlerin kimler olduğunun da farkındaydı. Bu yüzden de oldukça akıllıca bir iş yaptı. Bağımsızlık verebileceği bütün sömürgelerinden çekildi. Elbette hepsinde küçük askerî üsler bulundurmaya devâm etti ama artık bir sömürge imparatorluğu olmadığını gösterdi. Tabiî böyle olunca, hem askerî harcamalar, hem de diğer harcamalar, oldukça azalmış oldu.
 
            Kıbrıs da, Birleşik Krallık’ın bağımsızlık kazanan eski sömürgeleri arasındaki yerini aldı. Ama bir farkla. O da birbirine düşmân iki toplumun, tek devlet hâlinde yaşamaya zorlanması. Eski İngiliz sömürgeleri içinde birbirine düşmân olan iki toplumun, bir arada yaşamaya zorlandığı başka bir bölge bulunmuyor. Hepsi, Commonwealth ile Birleşik Krallık ile bağlarını sürdürse de, kendi ulus devletine sâhib oldu. Ama Kıbrıs’ta o yapılmadı. Kıbrıs’ta Birleşik Krallık ve Türklerin dışındaki ülkeler için sâdece iki tartışma konusu vardı. “Rûm Kıbrıs” ve “Birleşik Kıbrıs”. Üçüncü bir seçeneğe yer verilmedi.
 
            1957 yılında ölen ve 2. Dünyâ Savaşı sırasında Çamelya Arnavûdlarına karşı gerçekleştirdiği soykırımla tanınan ve EDES (Elen Demokratik Etnik/Millî Birliği) adlı Yunan paramiliter gücünün lideri olan Napoleon Zervas’ın Churchill’e şöyle bir telgraf çektiği söylenmektedir:
 
            “Aklını başına topla, patron: Yunanistan’a vaat edilen Kıbrıs üç kere İngiliz’dir”.[2]
 
            Elbette söylentilerle hareket edecek değiliz. Lâkin Kıbrıslı Rûmlardaki yaygın görüşün böyle olduğu ve İngiliz çıkarlarının Yunan yanlısı olmayı gerektirdiği düşüncesini görmek gerekir. Ancak dönemin Türkiye’sinin her şeye rağmen, Kıbrıs’ı Yunan yapmamak için mücâdele etmiş olması önemlidir. Her ne kadar 1950-56 yılları arasında Dış İşleri Bakanı olarak görev yapan Mehmet Fuat Köprülü,        “Bizim için Kıbrıs mes’elesi diye bir konu yoktur”[3] diyebilse de, 6-7 Eylül Olayları olarak bilinen olaylar ve kurulan TMT gibi güçlerle, Türkiye’nin Kıbrıs’ın Yunan yapılmasına izin vermeyeceği, dünyâya gösterilmişti.
 
            Dönem içerisinde Türkler, “Ya taksim, ya ölüm” sloganı ile öne çıkıyordu. Bu oldukça haklı ve mantıklı olan tek istekti. Taksim, yâni bölüşme. Kıbrıs’ta bir Türk ve bir Rûm devletinin kurulması. 1974’te fiîlen, 1983’te de resmiyete dönüşse de, süreç içerisinde Türk tarafında büyük acılar yaşandı. 1960’da Birleşik Krallık’tan bağımsızlık kazanan Kıbrıs’ın bir Rûm-Türk devleti olması, nüfûs olarak çoğunlukta olmalarından dolayı cumhûrbaşkanının mutlaka Rûm olması şartı gibi şartlarla ortaya çıkan yapı, hiçbir gerçekçi ve akılcı temeli olmayan bir yapıydı ki, daha kurulduğunda bir etnik savaş ve yıkım kesin gibiydi.
 
            Nitekim beklenenler gerçekleşti, 1963’te cumhûrbaşkanı ve aynı zamanda başpiskopos olan Makarios, zâten çürük olan anayasayı da kaldırarak, devleti bir Rûm devletine çevirmişti. Daha İngiliz döneminde kurulan EOKA, tekrar faâliyete geçmiş, katliâmlar birbirini izlemişti.  Hattâ Türkiye, birkaç defâ hava saldırısı düzenlemiş ve Rûm-Yunan mevzîlerini vurmak zorunda kalmıştı. Ama tabiî, bunlar hiçbir şekilde kesin çözüm sağlamadı. Tâ ki, Makarios’a yapılan darbe ve Yunan Albaylar Cuntası tarafından yönlendirilen EOKA’nın yönetime resmen el koyması, ardından da Enosis’in ilânına kadar… Enosis, Yunanistan ile birleşme anlamına gelen Yunanca bir sözcük. Elbette bu durum, Türkiye için kesinlikle kabûl edilebilir bir durum değildi ve Türkiye, 1960 antlaşmasında garantör olmasının verdiği hakla 20 Temmûz 1974’te adaya doğrudan müdâhale etti ve adanın kuzeyinde Kıbrıs Türklerinin bağımsız olarak yaşayabileceği bir alan oluşturdu.
 
            Dolayısıyla Kıbrıs mes’elesi, 1974’den beri üzerinde durulan bir mes’ele. Zâten ilk görüşmelerde sonuç alınamadığı için Kıbrıs Türkleri ve ölümsüz liderleri Raûf Denktaş, 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhûriyeti’nin kurulduğunu dünyâya îlân etti. Türkiye, bu devleti hemen tanıdı. Ardından Bangladeş tanıdı, sonra da Pakistan tanıyacağını açıkladı. Ancak Bangladeş ve Pakistan, bu ülkelere yönelik Amerikan tehdîdi uyarısından dolayı geri adım attılar.
 
            Türkiye, 2002 yılına kadar Kıbrıs konusunda hep KKTC’nin yanında duran bir konuma sâhib oldu. Bu tarihten sonra ise Kıbrıs politikasında tam bir kırılma ve değişim yaşandı. Öyle ki, 15 yıllık süre içinde en uzun süre değişmeyen tek politika, belki de Kıbrıs politikasıdır desek, yanlış olmaz. Türkiye’nin 2002 sonrasındaki Kıbrıs politikasında, bağımsız bir devlet olarak KKTC değil, Türk işgâli altındaki bir Kuzey Kıbrıs görünümü yer almaktadır.
 
            31 Mart 2004 târihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan ve “Annan Planı” olarak anılan taslak, “Birleşik Kıbrıs Cumhûriyeti” adını taşıyan yeni bir devleti öngörüyordu. Bu taslak, 2018 yılına kadar Türk birliğinin asker sayısını, rütbeliler dâhil olmak üzere 3000’e indirirken, sonraki yıllarda da önce 650’ye indirmekteyken, sonraki süreçte tamâmen geri çekilmeyi öngörmekteydi[4]. Ayrıca şu ân adanın %35,6’sını oluşturan KKTC yerine, %28,5’ini oluşturan bir Türk bölgesini önermekteydi[5].
 
            Bilindiği üzere bu taslağı, tamâmen aleyhte olmasına rağmen KKTC onaylarken; tamâmen lehte olmasına rağmen Kıbrıs Rûmları reddetti. Reddetmelerinin temel nedeni de, Türk askerinin çekilmesi süresinin 14 yıla yayılması ve garantörlüğün devâm etmesiydi. Kaldı ki, Yunan-Rûm tarafı, her zaman Kıbrıs’ı bir Yunan devleti, Türkleri de azınlık olarak gördüklerini ifâde etmişlerdir. 15 Ocak 2017’de Yunanistan’ın Radikal Sol Koalisyon üyesi Dış İşleri Bakanı Nikos Kotzias, Kıbrıslı Türklere mümkün olan en azâmi ölçüde azınlık haklarının verilmesini savunabilmektedir[6]. Azınlık hakları bile kurulması öngörülen devletin âidiyetini ifâde etmektedir.
 
            Bundan sonra da zaman zaman çeşitli öneriler ve taslaklar sunuldu. Bunları da yine KKTC kabûl ederken, Kıbrıs Rûmları reddetti. Son olarak Şubat 2017’de İsviçre’de yeniden başlayan görüşmelerin, son bölümü 28 Haziran 2017’de yapılacaktır.
 
            Görüşmelerde toprak konusu, Annan Planı’ndan beri aşağı yukarı benzer şekilde ilerlerken, son görüşmeler, daha ziyâde garantörlüğün kaldırılması ve Türk askerinin adayı derhâl terk etmesi ile 1974’ten sonra adaya yerleşen Türkiyelilerin geri gönderilmesi üzerine yoğunlaşıyor. Bu üç nokta üzerinden, topluca hareket edersek, yanlış yapmış olmayız.
 
            Bu maddeler üzerinde görüşme yapılması, ister şartlar kabûl edilsin, ister edilmesin, berâberinde büyük bir sıkıntıyı da getirmektedir. O da Türkiye’nin adanın kuzeyinde işgâlci olduğu yönündeki Yunan saçmalığını, maâlesef Türkiye ve KKTC tarafından “de facto” olarak, kabûl ettiğidir.
 
            Türkiye, maâlesef, 1983 yılında kurulan KKTC’yi yaşatma gibi bir düşünceyle hareket etmiyor. Düşünce ve amaç belli. “Birleşik Kıbrıs”. Görüşmeler ve hareket, tamâmen bu doğrultuda. Türk toplumunun elinde ne kadar toprak kalacak, Türkiye’den gelenler ne olacak, Türk askerinin sayısı ne kadar olacak, garantörlük olacak mı, olmayacak mı gibi… Bu görüşmeler, maâlesef, fazlasıyla işgâl yönetiminin sona ermesi görüşmelerini çağrıştırıyor. Bunun ise anlamı bellidir. “Biz, zâten Kıbrıs’tan vazgeçtik. Sorun, nasıl ve ne şekilde olacağı”. Bu durum da, yeteri kadar iğrenç, zâten.
 
            Bununla birlikte Kıbrıs konusunda, diğer durumlara da bakmak da fayda var. Buna göre 14 Şubat 2017 târihinde Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) internet sitesinde yer alan bir habere göre, Kıbrıs Rûm Kesimi ile Commonwealth arasında kamu borçlarının ödenmesi ve yapılandırılması için destek verilmesi konusunda bir anlaşma imzâlanmış[7]. Haberde yazılana göre Commonwealth Sekreterliği Borç Kayıt ve Yönetim Sistemi, dünyâ üzerinde 2.5 trilyon dolarlık kamu borcu portföyünü yönetmekteymiş. Tabiî olarak, böyle bir yardımın Rûm kesimi için ne kadar büyük bir destek sağlayacağını söylemeye gerek bile yok.
 
            Ayrıca İngiltere’nin, çözüm olması durumunda Kıbrıs’taki üslerinden de toprak verebileceğini söylemesi de ilginçtir. 17 Haziran 2017 târihinde Hürriyet Gazetesi’nden Sevil Erkuş, Birleşik Krallık’ın Ankara büyükelçisi ve Kıbrıs özel temsilcisiyle yaptığı söyleşide, büyükelçi Richard Moore, anlaşma olması durumunda Kıbrıs’taki topraklarımızın bir kısmından vazgeçebiliriz, demektedir ki[8], bu çok önemlidir. Gerçi Annan Planı döneminde de bunu önerdiklerini söylese de, yaşananlara bakıldığında İngiltere’nin böyle bir adım atması oldukça ilginç olmaktadır. Özellikle Commonwealth’in Rûmlarla yaptığı anlaşmadan sonra böyle bir açıklama üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
 
            Bir diğer ilginç gelişme de, Nisan 2017’de Katar Petroleum ve Amerikan Exxon Mobil şirketleri, Kıbrıs Rûm Kesimi’nde imzâladıkları anlaşmaya göre bu iki şirket, tartışmalı sularda Rûm kesimi lehine, petrol ve doğalgaz araştırma ve sondajı yapacaklar[9].
 
            Bir yandan İngiltere, Kıbrıs’ta çözümün her zamankinden yakın olduğunu söyleyip, toprak vermekten söz ederken; bir yandan Katar ve ABD’nin Rûm kesiminde yaptıkları petrol ve doğalgaz anlaşması, konuyu daha da açık ve dikkât çekici bir hâle getirmektedir.
 
            Bu durumda ister istemez Katar krizi ve Kıbrıs konusu da insan aklına gelmektedir. Ancak elbette elde somut veri olmadan konuşmak, doğru olmasa da, acâba diyerek sorduğumuz sorular, kafamızı karıştırmaktadır. Katar’a her türlü destek verilirken, Katar’ın Rûm yanlısı tavrından sonra Kıbrıs’ın kaderine terk edilmesi düşüncesi, ister istemez soru işâretlerine yol açmaktadır.
 
            Eğer Türkiye, 2002’den beri Kıbrıs’ı terk etmek üzerine kurduğu politikadan vazgeçmezse, olacakları söylemeye gerek bile yok. Târih, yaşananları göstermektedir. Girit ve Rodos’ta yaşananlar, Batı Trakya’da yaşananlar, Kıbrıs’ın geçmişinde yaşananlar, yaşanacakların göstergesidir. Üstelik Enosis’in ilân edildiği günü, resmî bayram hâline getiren, her fırsatta Yunanlıktan dem vuran ve Türklerin azınlık olduğunu söyleyen bir Yunan-Rûm tarafını göz önüne alırsak, her şey bütün açıklığıyla ortadadır.
 
            Ancak unutmamak gerekir ki, vatan toprağını elden çıkarabilenler, gün gelir her şeyini elden çıkarmak zorunda kalır. Kıbrıs gittiği gün, bir sonraki adım İzmir ve İstanbul’a yönelik olacaktır. Çünkü vatan, vatandır. Büyüğü küçüğü olmaz.
 
27 Haziran 2017
 
KUTLU ALTAY KOCAOVA
 
*Not: Bu yazı, yazarın bilgisi dahilinde "http://kutlualtayyazilari.blogspot.com.tr/" adlı adresten alınmıştır. 
 
Etiketler: KIBRIS, VATANDIR,
Yorumlar
Ankara
Parçalı Bulutlu
Güncelleme: 24.11.2017
Bugün
-
Cumartesi
- 11°
Pazar
- 12°
Arşiv Arama
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı